İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Başkadır: Sekiz Saatlik Terapi

Bir Başkadır, Berkun Oya’nın yazıp yönettiği, 12 Kasım itibariyle Netflix üzerinden izlenebilen 8 bölümlük dizi. Dizi iyi araştırmalar ve gözlemlere dayalı senaryosuyla, yönetimiyle özellikle de oyunculuklarla oldukça beğenilmiş durumda. Biz de bu diziyi her yönüyle çok beğendiğimizi söyleyebiliriz. Ve bu dizideki pek çok karakterle duygusal bir bağ kurduğumuzu, bu nedenle bu yazıda, dizi hakkındaki fikirlerimizi aktarırken de biraz duygusal davranacağımızı belirtelim.

Berkun Oya’nın yaptığı, farklı kesimlerden pek çok karakterin portresini gerçekçi biçimde çizip; duygularının, korktuklarının, sorunlarının birbirine ne kadar benzediğinin altını çizmek. Bunu yaparken olağanüstü bir gözlem alışkanlığı olduğunu belli ediyor. Mekanlardaki, karakterlerdeki, kelimelerdeki en küçük ayrıntılar; bizi, Oya’nın kurmak istediği dünyanın gerçekliğine inandırmaya hizmet ediyor.

Dizinin derdi siyaseten doğruculuk yapmak değil. İki kadına karşı şiddet uygulayan karakterin yaptıkları, yumuşatılmadan, bahanelere sığınılmadan, açıkça anlatılıyor. Ancak Berkun Oya, karakterleri yargılama, doğruyu yanlışı söyleme, iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandırma derdine düşmüyor. O karakterlerinin her birinin detaylı birer resmini çiziyor. Daha doğrusu, her birinin kendine dahi itiraf edemediği duygularını anlatıyor.

Bunu yapmak için çoğu zaman her birine atfettiği birer şiir ögesinden yardım alıyor. Söz gelimi renkli kaplı bir şeker, yırtık bir çorap, paylaşılan bir dilim mandalina, bir diş fırçası… vs. Şiir dizinin başında ve sonunda gördüğümüz sahnenin birbirine bağlanmasıyla zirveye ulaşıyor

Dizideki karakterlerin tümü çok iyi kurgulanmış. Her birinin karakterini anlayabilmemiz için seçim yapabileceği, hikayeyi yönlendireceği bir alan sağlanmış. Bunu en net biçimde Öner Erkan’ın canlandırdığı karakter üzerinden izleyebiliyoruz. Dizide Erkan, engelli ve odasından dışarıya çıkamayan bir karakteri canlandırıyor. Ekranda göründüğü süre ise hayli az. Buna rağmen, babasından türkü söylemesini isteyerek, ailesinde çok kötü olaylarla sonuçlanabilecek bir kavgayı sonlandırıyor ve hikayesinin gidişatını etkiliyor.

Dizide karakterlerin her birinin günlük konuşma şekli çok iyi aktarılmış. Özellikle Fatih Artman’ın oynadığı Yasin karakterinin bulunduğu sahnelerde özellikle “Ne dedin? Dedin mi, demedin mi? Ne demek istedin?” cümlelerinden ibaret konuşmaları bize gerçeklik hissini verebiliyor. Ancak anlamsız görünen kelimelerin hiçbiri sebepsiz bırakılmamış. Her yanlış anlama, soru, ses tonundaki değişiklikler, hareketler, karakterlerin düşüncelerini ele vermeye yarıyor. Günlük konuşma dili ile, duyduklarımızdan fazlasını anlamamız bu şekilde mümkün oluyor. Asıl olarak Berkun Oya’nın bu konudaki ustalığınaysa; Öykü Karayel’in de harika performansıyla katkıda bulunduğu, ilk bölümdeki terapi sahnesinde tanık oluyoruz. Karayel’in canlandırdığı Meryem karakteri, görünürde içinde sakladığı duyguların hiçbirini açık etmiyor. Hiç durmadan anlattıkları, Meryem’in gündelik yaşantısı ve sıkıntıları. Bunları Meryem’in ağzından duymaya şaşırmıyoruz. Çünkü karakter oldukça inandırıcı yazılıp oynanmış. Dahası bu anlatılanlar sayesine Meryem’in ailesinin hikayesine odaklanmak için hazırlanıyoruz. Burada anlatılanlar Meryem’in hikayesinin, onu o güne hazırlayan olayların özeti sayılabiliyor.

Filmin müzikleri de gereğinden fazla kullanmayışının, oyuncuları daha iyi anlamamıza yardım ettiğini söyleyebilelim. Sessizlik; daha doğrusu ortam seslerinin izin verdiği ölçüde sessizlik, oyuncuların seslerini; örneğin heyecanı ele verecek derin bir nefesi, veya bir ses titreyişini daha kolay duymamıza olanak sağlıyor.

Ancak dizide müziğin hiç etkili olmadığını söylemek yanlış olur. Gerektiğinde sahneye çok iyi eşlik edebilen Cem Yılmazer’in özgün müzikleri, zaman zaman da, özellikle bölüm sonlarında karşımıza çıkan sürprizler, dizinin etkisini oldukça artırıyor.

Tüm dizi, tıpkı ilk bölümde uzun uzun tanık olduğumuz gibi, bir terapi seansı niteliğinde… Karakterlerin her biri, yüzleşemediği, korktuğu, inkar ettiği duygularının açığa çıkamamasından muzdarip. Berkun Oya bize de çok tanıdık gelen dertleri, gizli korkuları, aşkları, bizi utandırdığı için üstünü kapatıp unutmayı seçtiğimiz küçük olayları, karakterlerin yerine dillendiriyor. Utanacağımız küçük olaylara örnek olarak, yine çok kısa görebildiğimiz, Nazmi Kırık’ın canlandırdığı karakterin, bağlamasını eline aldığı sahneyi hatırlayabiliriz. Bu sahne bize çok küçük bir utanma anı yaşatıyor. Dizide çok kolay gözden kaçabilecek bunun gibi pek çok detay, Oya’nın en ufak utançlarımıza dahi nasıl büyük dikkatle baktığının göstergesi… Tıpkı bir terapi seansında olduğu gibi, karakterlerin gerçekleriyle yüzleştiğimizde ferahlıyoruz. Çünkü her bir karakter bize, veya yakından tanıdığımız birilerine çok benziyor. O yüzden dizide yüzleştiklerimiz, aslında bizim kendi hayatımızda inkar ettiğimiz gerçekler… Bu bakımdan dizi mutlu sona, dahası bizim de mutlu hissettiğimiz bir sona kavuşuyor.

İlk yorum yapan siz olun

    Bir Cevap Yazın