İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Garip* Terennüm

*yabancı, gurbette yaşayan

“Benim bu dünyada bir yerim olmadı,/ Kuytu gövdemi saymazsak eğer./ Gövdem ki varla yok arası,/ Hem varlığa, hem yokluğa değer./ Ama yüreğim hiç solmadı.” demişti Metin Altıok bir şiirinde. Ben de bu dizeleri alenen yaşıyorum şimdi. Kendi ocağımda, ayrık otu olmanın acısıyla sızım sızım sızlıyor kuytu gövdem. “Gitmeliyim.” diyorum, “Gitmeliyim, hem de bir an önce.” Takvimim salıyı gösteriyor, Ankara’ya dönüşüm cumartesi.

  Hem hayranım şiirin ardına saklanan gerçeğe, hem de şaşkınlıkla bakıyorum. Ama, diyorum. Ama nasıl solmaz bir yürek? İnsan nasıl emniyetle söyleyebilir “hiç” solmadığını? Sen biliyor musun? Ben bilmiyorum. Yine de mümkündür, sanıyorum. Eğer biri bunu söyleyebiliyorsa şayet mümkün olmalı. Çünkü güveniyorum insana, sözüne itimat ediyorum ve ne kadar yanılsam da vazgeçmeyeceğim. Tıpkı büyük harflerin büyük ısrarıyla söylediği gibi Cansever’in, “İNSAN/ SANA GÜVENİYORUM/ SAYGILARIMLA”

  Peki ya çoktan solmuş ve kokuşmuş bir çöplüğe dönmüşse şairin yüreği? Ya yalansa, kof şiirsellikten ibaretse bu sözler? Ben güveniyorum diye karşımdaki doğrucu Davut olmak zorunda mı? Neden herkesten benim gibi davranmasını, düşünmesini bekliyorum? Neden güvenim kırılınca iyilikten, doğruluktan şüphe duyuyorum? Tüm bunlar bir anlaşma mı? Senet mi imzalıyor taraflar, karşılıklı iyilik ve güzellik adına? Belki de bu noktayı her seferinde atladığımdan notumu kırıyordur hayat.

  Bu arada, nasılsın? Ne desen haklısın, insan bunu sual etmeyi nasıl unutur? Böyle başlanmaz ki mektuba! Bir hâl hatır sormak, esas meseleye temas etmezden evvel havayı yumuşatmak gerekir. Kusurumu mazur gör. Kafam ve gönlüm öylesine meşgul ki hazmedemediklerimle, kabahatimi ancak bunca yazdıktan sonra fark edebildim.

  Şimdi belki de diyeceksin ki, “Hadi bunu mazur gördüm diyelim, fakat bu yazdığın kâğıt da neyin nesi? Envaiçeşit desende, rengârenk mektup kâğıtları üretiliyor artık. Olmadı beyaz bir sayfa bile kâfi. Oysa sen baskılı alelade bir kâğıt kullanmışsın. Hem karalamaların da göze çarpmayacak gibi değil. Bari zahmet edip temize çekseydin.”

  Aslında sen bu kadar uzatmazsın sözü. Hatta ihtimal ki hiçbiri ben söylemezden evvel aklına gelmeyecek. Ben, kendi takılacağım hususları senin üzerine boca ediyorum. Kişi kendinden bilir işi, demişler. Ekseriyetle böyle değil miyiz zaten? Kendi dar çerçevemizden dünyaya baktığımızı kolayca unutur, fikriyatımızın şüphesiz gerçeklerden teşekkül ettiği yanılgısına kapılırız. Dışarıdan bakabilecek olsak ipe sapa gelmez bulacağımız kuruntularımız bile bize ait olması hasebiyle bir nitelik kazanır. Üzerinden biraz zaman geçtiği takdirde şiddetle karşı çıkacağımız kimi düşüncelerimizin de en ateşli savunucuları yine bizizdir çoğu kez. Anlamsız savaşlar verir, kendi gözümüzü kendimiz kör ederiz.

  Ne çok uzatıyorum sözü. Doğru söyle, kâğıda bakıp hayıflandın mı? Zira böyle yapmışsan beni hiç anlayamamış olduğuna kanaat getirir ve oldukça üzülürüm. Kâğıt azizdir sevgili dostum; hem de her türlüsü, hem de her bir parçası. Nice keder, gözyaşı, kalp ağrısı… Nice öfke, tuzla buz olmuş hayal kırıntısı… Nice dram, akıl almaz hayat komedyası! İnsan yüreğine sığmaz da satırlara sığar, tuhaf şey!

  Bunları söyledim diye için kararmasın sakın. İnsan hayatı saadetten de nasibini alır. Lakin en çok hüznünü dökmez mi kâğıda? Çünkü mutluluğun sahipleneni çok olur, hüzünse boynu bükük bekler köşe başlarında. Çığırtkanlık yapmaz, biri sessizce gelsin ve başını okşasın ister. Kimsesiz kalan hüzünler zamanla munisliğini yitirir, katılaşır, insanın ümüğüne sarılır; nefes alabilene aşk olsun! Ben bu zamanlarımı yazarak atlattım. Çocukluğumdan bu yana kim bilir kaç satır, kaç sayfa; kaç defter soluk aldırmıştır bana. Kâğıt benim yükümü taşımışken bunca, sırf yanında yöresinde birkaç kelime yazıyor diye ona nasıl tenezzül etmem şimdi?

  Kelimeleri satırlara değil, ateş hattına dizerim ben. Bir savaş alanıdır kâğıtlarım! Beklerim, teyakkuzda beklerim. Hangisi cesaret edip ilk kurşunu atacak? Hangi ifade, hangi çağrışım yeni bir kanal yaratıp karanlığıma ışık sızdıracak? Kelimeler! Zehrim, panzehirim… Diz çöküşüm, dik duruşum… Haykırışım, susuşum… Ölünce kuytu gövdemi onlara sarın. Bir onlar huzurla uyutur beni.

  Beni anlıyorsun, değil mi? Temize çekmeden göndereceğim sana mektubumu. Çünkü günahıyla, sevabıyla bana ait tüm o kelimeler… Karaladıklarımla, kocaman harflerle yazdıklarımla, kilit vurduğum dilimden kalemime akıttıklarımla, bilmezden geldiklerimle, boğulduklarımla…

  Her duygu, her düşünce bir sese muhtaçtır; unutma! İstediğin kadar onları bastırmaya çalış, dışavurumunun daha sert olmasına sebep olursun yalnızca. Lisede fizik dersinde bunu öğretmeye çalışmışlardı, şimdi şimdi anlıyorum: Bir maddenin bozunumu, etkilenimi buna sebep olan kuvvetle doğru orantılıdır. Oysa biz yaylardan nefret ettik, optik neyimize gerekti? Her türlü teori ve kanuna “gerçek hayatta işe yaramaz” damgası vurduk. Sınavlar biter bitmez, zihnimizden alaşağı ettik. Atış hareketlerini unuttuk, serbest düşüşlere mahkûm kaldık.

  Fizikten hayat bilgisine döneyim yönümü, unutmadan söyleyeyim. Özgür beyin kitabının yanında bir de şiir kitabı gönderiyorum. Gülten Akın’dan. Seveceğin dizeler olduğu gibi garipseyeceğin, anlamsız bulacağın yerler de olacak. Hayat gibi… İstersen okurken sayfalara küçük küçük notlar alırsın. Senden bana birkaç satır hatıra kalsın. Bilirsin, kitaplarımın acısıyla tatlısıyla hayatıma, sevdiklerime dair izler taşımasına nasıl kıymet veririm! Bir yandan da son zamanlarda yıpranan dostluğumuza can suyu olmasını ümit ederim.

  Sen, beni unutmadın, teşekkür ederim. Kitabımı imzalatmayı teklif ettiğinde ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin. Ben de seni unutmadım. Sadece hayat hengâmesinde kayboldum. Yoruldum. Tükenmedim ama çok yoruldum.

  Bilsen, kendimi ne çok özlüyorum! Uçmam gerek buralardan. Uçacağım da. Yeniden ve yalnız kendime doğru…

  Sen de sakın sıkma o tatlı canını, olur mu? Her şey olacağına varıyor, biliyorsun. Hoşça bak zatına dostum, hoşça bak. Ailene çokça selam ve hürmetlerimle.

Martı

İlk yorum yapan siz olun

    Bir Cevap Yazın