İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Doğanın Kanunu Bu (Mu?)

  Yolculuk var bugün. Kendi doğamızdan başlayıp dışımızdaki doğaya uzanacak bir yolculuk bu. Varış noktası? Orası size kalmış.

  Madem doğadan atıp tutacağız, doğanın içinden bir parça eşlik etsin bize. Keyifli okumalar.

  Martin Kohlstedt-FLI:

Siz hiç, bir tilkinin sırf hasedinden ötürü bir başka tilkinin yoluna taş koyduğunu duydunuz mu? Bir maymunun bir başka maymuna iftira attığını? Ya da bir aslana akşam yemeği olan ceylanın ardından ağıt yakan bir başka ceylanın aslında içten içe bayram ettiğini? Ben de duymadım doğrusu. O halde niçin bu minvalde bir durumla karşı karşıya kalıp bocaladığımız, tam da omzumuzda bir dost elinin sıcaklığını hissetmeye ihtiyaç duyduğumuz anda şu sözcüklerle bir daha yaralanırız: “Eee, doğanın kanunu bu.” Hiç düşündünüz mü, acaba ne zamandan beri bu kanunlar insan eliyle ve diliyle çarpıklaştırılan bir düzenin kılıfı haline geldi?

Derler ki doğa kanunları acımasızdır, güçlü olan hayatta kalır. Bu kabul, öylesine yerleşmiştir ki pek çoğumuzun hayatına; sorgulamak aklımızın ucundan dahi geçmez. Kör bir teslimiyetle devam ederiz yolumuza. Tutunabilmek için hayata, bir yer edinebilmek için toplumda, söz sahibi olabilmek için insanlar arasında, söke söke alabilmek için hakkımızı mecbur kalınca… Güçlü olmalıyızdır. Zayıflığa düştüğümüz takdirde birilerinin bize dişlerini geçireceğine olan inancımız öylesine kavidir ki çoğu kez, bu durumdan sakınmak adına yapılabilecek her türlü şeyi mübah görmeye başlarız. Sanıyorum ki olayları ve durumları durmadan kendimize göre yontuşumuz, diğer bir tabirle manipüle edişimiz, bundandır. Tabi, manipülasyondan söz edilince bu sözcüğü işitmekten duyduğumuz rahatsızlığı dışa vurmak istercesine şöyle bir hareketlenebiliriz. Egomuzun vicdanımızı aklama çabasının farkına bile varmadan içten içe bahanelerimizi sıralayabiliriz. Öyle ya, kaçımız çıkar odaklı yaşadığını ve etrafındaki hemen her şeyi bu uğurda kullandığını itiraf etme açık yürekliliğini gösterebilir?

Oldukça ironik varlıklarız doğrusu. Bir yandan vicdansızlıkların, haksızlıkların sırtını doğaya yaslarken diğer yandan nefes aldığımız her dakika onu biraz daha kirletiyor, yok ediyoruz. Sesi çıkmıyor diye üzerinde rant kavgalarına giriyor, kat üstüne kat dikiyor, adeta cinayet işliyoruz. Çiçek kokusu nedir, bilmez oldu şehirler; hayvanlar insanlardan kaçıyor. Ölü doğayı gömebileceğimiz bir yer de yok, nasıl sıcaktan kokarsa cesetler; tıpkı öyle bir ağırlık kalıyor havada ondan geriye. Evet, gerçekten de doğanın acımasızlığını(!) örnek alıyoruz kendimize, değil mi?

Merak ediyorum da biz, metropol sefilleri, soğuk beton duvarları aşabilecek miyiz bir gün? Uzun zaman önce tıkadığımız kulaklarımızla doğayı yeniden dinleyebilecek miyiz? Ucu bucağı gözükmeyen yıkıntılarımızı fark edebilecek miyiz? Bütün bunlar mümkün, değil mi? Bize engel olan yalnızca korkularımız bana kalırsa. Sanıyorum ki kendi hoyrat doğamızdan korkuyoruz. Acımasızlıkların, yıkımların, kayıpların kaynağı oluşumuzla yüzleşmekten. Belki de aynada kendi ruhumuzun kirlerini görmekten. Yoksa doğayı acımasızlıkla itham edip büyülü dengesine kör oluşumuz başka nasıl açıklanır? Üstelik öyle incelikle kurulmuş bir denge ki bu, gücün ilkelliğinden sıyırıp atmış kendini. Düşünün bir kere, madem güç hayatta kalmak için tek çıkar yolumuz; dinozorlar şimdi nerede? Ya da iki parmağımız arasında can verebilecek yaradılıştaki kelebekler nasıl hâlâ hayatta? Hem nereden çıktı ceylanın güçsüz olduğu için aslana yem olduğu? Çoğu kez doğanın acımasızlığına örnek olarak gösterilen bu durum da dengeden ibaret değil mi yalnızca? Aslan, aç karnını doyurmak için avlanmak zorundadır. Başka bir maksat yoktur ortada. Siz hiç diğerinin etinin de tadına bakayım, diye düşünüp ikinci bir ceylan avlayan aslan gördünüz mü? Evet, bir ölüm kalım mücadelesi vardır,  bu doğru. Fakat bu acımasızlığa ve güce, güçlüye değil doğanın dengesine hizmet eder bana kalırsa. Böyle olmasaydı ceylanların neslinin tükenmesi gerekmez miydi? Onların nesli belki yine tükenebilir fakat bunun sebebi aslanların değil insanların onları avlamasından kaynaklanır olsa olsa.

Bir gün hatalarımızdan dönmeyi ve doğayla barışabilmeyi başarabilecek miyiz, bilmiyorum ve Halil Cibran gibi ben de soruyorum: “İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?” Dedim ya, bilmiyorum. Yine de bir umut taşıyorum. Ne de olsa umut fakirin ekmeği…

 

 

Dipnot: Barışma meselesini bu kadar da abartmayalım tabi.

İlk yorum yapan siz olun

    Bir Cevap Yazın