İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kırık Maşrapa

  Musluğu açtım, maşrapaya su dolduruyordum. Yerler ıslanmaya başladı bir anda. Belli ki maşrapanın bir yerinde kırık vardı. Fakat benim buna ayıracak zamanım yoktu, bu yüzden ne tarafından yaralı olduğuna bakamadım. Musluğu daha çok açtım ve suyu ağzına kadar doldurdum. Sızdırıyor olmasının benim için bir ehemmiyeti yoktu o sırada, işimi görmesi yeterliydi.

Gün içerisinde üç yere gittim, üzerime düşen üç ayrı görevi elimden geldiğince yerine getirmeye çalıştım. Belki kulağa komik gelecek ama tüm bunların arasında sık sık o maşrapayı düşündüm. Lakin onun hâli değil, aksine kendi hâlim pek bir zavallı göründü bana. Bu kokuşmuş çağı kabullenemeyen ve kendini ondan ayrı tutan ben, onun tipik insanı gibi davranmış; etkileşimde olduğum nesneden ihtiyacım olan faydayı sağladıktan sonra arızasına aldırmadan kendi işime, yoluma devam etmiştim. İkiyüzlülük nedir derseniz, bence budur: İnsanın kendi hayat felsefesiyle, prensipleriyle ters düşmesi.

  Bunu telafi edebilirim elbet, edeceğim de. Keşke mesele bundan ibaret olsa. Keşke dünyanın bütün maşrapaları kırılsa ve ben ömür boyu kazanacağım parayı onları tamir etmek ya da yerlerine yenilerini almak için harcasam. Keşke şu koskoca yeryüzü doğru dursa da bir tek onlar eğri olsa, su sızdırsa.

  Nedir ki kırık çok daha derinlerde, içimizde. Kalbimize eğilip hasar tespiti yapacak vaktimiz yok. Hep çok yoğunuz, hep çok yorgun. Her gün bir kez daha dünyayı kurtarıp(!) evimize dönerken süper kahraman olmanın haklı gururuyla avunuyoruz. Kötülüklerden, çirkinliklerden azadeyiz. İçimiz temiz bir kere! En kaliteli leke çıkarıcıları kullanıyor, yeterli gelmezse ön yıkamalı programlar tercih ediyoruz. Evde çözüm bulamadığımız takdirde kuru temizlemeciler yetişiyor imdadımıza. Sonra, içimizin güzelliği dışımıza yansıyor mesela. Pırıl pırıl çıkıyoruz fotoğraflarda. Güzelliğimiz çekimser kalıp dışımıza vuramadığında çeşitli rötuşlar yapıyor, açığa çıkmasına yardımcı oluyoruz. Yaşasın fotojenik hayatlar! Bu arada ne kadar duyarlı olduğumuzu da söylemeden geçemeyeceğim. Nerede bir mazlumun ayağına taş değse en çok bizim içimiz yanıyor. Asla kayıtsız kalamıyor, hemen sosyal medyada sesimizi yükseltiyoruz. Aferin bize, nasıl da takdir topluyoruz!

  Ah ah… Neler sızmıyor ki içimizden. Sanırım dünya, bu yüzden sular altında. Gidişata bakılırsa bir sel, bir fırtına hepimizi savuracak sonunda.

  Ben yirmi iki yaşındayım. Değil yaşlı olmak, henüz Dante gibi ortasına bile gelemedim ömrümün. Bu yüzden “Biz sizin yaşınızdayken…” diye başlayan sitemler üzerime büyük gelir, giyemem. Lakin şu kısacık ömrümde yaşadıklarım kadar okuduklarım, dinlediklerim, şu veya bu şekilde maruz kaldıklarım da derin izler bıraktı bende ve naçizane bir sonuca vardım. Her yeni çağ, bünyesinde çeşitli marazlar taşıyarak çıkıyor tarih sahnesine. Her dönemin toplumu derinden yaralayan kendine özgü bir vebası var. Fakat sanıyorum ki hiçbirinde insanlık bizim kadar kan kaybetmemiştir. Çünkü bu çağda düşman, sinsi bir telkinle ilerlemekte; en büyük felaketler, marifetmiş gibi gösterilmektedir. Değer yargılarının içi boşaltılmış; böylece kendi özlerinden kopan insanlar, plastik çiçeklere dönmüştür. Dışarıdan bakılınca hepsi eşsiz ve benzersiz güzellikte fakat yanına yaklaşıp temas ettiğinde hissiz, kokusuz, plastik ve bir o kadar da ölü…

Neye kızayım şimdi, kime küseyim? Çağa ayak uyduramıyorum işte. Bu çivisi çıkmış dünyada, ruhsuz bedenler arasında nefes alamıyorum. İyisi mi kırık kalbimi söküp yerine plastik bir maşrapa koyayım. Kırmızı ve büyükçe olsun. İçine sıkıntılar dolunca kolayca boşaltayım. Yorulunca onu bir kenara bırakıp tatile çıkayım. Yükü ağır gelip kırılınca on liraya yenisini alayım.

  İyisi mi, diyorum. İyisi mi kırık kalbimi söküp yerine plastik bir maşrapa koyayım. Kırmızı ve büyükçe olsun.

İlk yorum yapan siz olun

    Bir Cevap Yazın