İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Müzeler ve Müzeciliğin Dönüşümü

Ayasofya ve Saatli Medrese konularıyla birlikte “müze” kavramı yeniden gündeme geldi. Müzelerin tarihini, toplumsal rolleri hatırlamak, bu tip tartışmalara koyulmadan önceki ilk ödevimiz olmalı. Ancak benim bu yazıya hazırlanırken karşılaştığım bir makale, konunun bambaşka yönlerine daha çok ağrılık vermeme neden oldu. O makale (*), İngiltere’de yer alan Ulusal Adalet Müzesi üzerinden “Müzeler, suçu önleyebilir mi?” diye soruyor.

Yunan mitolojisine göre Zeus’un bellek tanrıçası Mnemosyne ile geçirdiği dokuz gecenin dokuz adet meyveleri, “muse” diye anılan tanrıçalar doğar. Bu müzler, şiir ve müziğin tanrıçaları olarak kabul edilir. Zamanla onlara atfedilen yetenekler genişletilir, tüm sanat dalları için ilham perileri olarak anılmaya başlanırlar. Müze kelimesinin kökeni de bu müzlerdir.

Müzelerin, belirli bir temaya göre objelerin sınıflandırıldığı, organize edildiği, korunduğu ve sergilendiği yapılar olma özelliğini kazanması insanlık tarihi açısından yeni sayılabilir. Kimi tarihçiler, ilk müze benzeri yapının milattan 500 yıl önce bugünkü Irak sınırlarındaki “Ennigaldi-Nanna Müzesi” olduğunu iddia ediyorlar. Ancak modern müze özelliklerini taşıyan yapılar sadece birkaç yüzyıl öncesine dayanıyor.

Aslında Antik Roma’da müze kelimesi, felsefi tartışmaların yapıldığı yerleri tanımlıyordu. Modern müzeyi andıran ilk yapı, 15.yüzyılda Floransa’da politikacı ve koleksiyoner olan Lorenzo de Medici’ye aitti. İlk müzeci Lorenzo, Botticelli ve Michelangelo gibi önemli rönesans sanatçılarını desteklemesiyle anılan önemli bir isimdi. Lorenzo’nun müzesinden önceki koleksiyon mekanlarına ise bu isim verilmemişti. 

Wunderkammern: Merak dolabı (Almanca). Müzelerin ilkel hali olan, koleksiyonerin ilgisini çeken şeyleri topladığı bir dolap ya da odaydı. Bu merak dolapları, koleksiyonerlerin kendi saraylarında bulunur ve yalnızca elit misafirleri tarafından görülebilirdi.

Lorenzo’dan 200 yıl sonra tarihteki ilk halka açık müze kabul edilen “Ashmolean Müzesi”, Oxford Üniversitesi bünyesinde açıldı (1683). Şimdilerde yıllık 10 milyon ziyaretçisi ile bu alanda dünyanın zirvesindeki Louvre ise 18. Yüzyıl sonunda açıldı.

Müzeler, ilgi çekici nesnelerin biriktirildiği bir mekan olmaktan çıkıp, zamanla birçok farklı form, tema veya amaçla ortaya çıkmaya başladı. Müzecilik tarihinin en genç örnekleri “Yaşayan Tarih Müzeleri” ve “Sanal Müzeler”. Bir olayı veya dönemi gözler önüne sermek için aktörlerden yardım alan “Yaşayan Tarih Müzeleri”, Avrupa ülkeleri ve Amerika’da örnekleri olan bizlere oldukça yabancı bir müze türü. (İlk örneği Henry Ford tarafından 1928’de açılmış.)

Günümüz teknolojisi kullanan, bir mekanı 360 derece görebileceğimiz sanal müzeler ise “Klasik müzeciliğin sonu mu geliyor?” sorularını getirdi.

“Müzeler, suçu önleyebilir mi?”

Bir suçu önlemenin yollarından biri, suç eylemini duyurmak, mağdurların sesi olmak, bir farkındalık yaratmak. Müzecillik, son dönemde böyle bir misyonu daha eda etmeye başlamış durumunda. Dünya, tarihin kıvanç duyulan destanları yanında yüzleşilmesi gereken acıları, suçları da içerdiğini artık daha iyi anlıyor.

İngiltere’de Victoria döneminin mahkeme, hapishane ve infazların yapıldığı binalar, 1995 yılında Ulusal Adalet Müzesi’ne dönüştürüldü. Müze, tarihe tanıklık etmiş binaların yanında ilginç infaz materyallerini de ziyaretçilerine sunuyor. Bünyesindeki kafe ve topladığı bağışlarla eğitim programları belirleyen müze yönetimi, çocukları suçtan uzaklaştırma amacı güdüyor. Müzede sergilenen nesneler arasında Oscar Wilde’nin kaldığı hücrenin kapısı, banyoda öldürülen gelin davasındaki banyo gibi ilginç objeler yer alıyor.

ABD Soykırım Anıt Müzesi de benzer bir amaç ile kuruldu. Nazilerin 1933-45 yılları arasında kontrolünde olan bölgelerden getirilen fotoğraf, doküman ve tanıklıklar her yıl 1 milyondan fazla ziyaretçiyle buluşuyor.

Bizde ise bazı vahim olaylarla ilgili münferit girişimler denense de gereken ilgi bir türlü uyanmıyor. Kendi mahallesine düşmeyen ateşle yanmayı bilmeyen bizler için acılarımızın ortak olduğunu gösterecek bir müzeye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. “Toplumun farklı bileşenlerinin acıları aynı müzede sergilenip anılsın”, diyorum. Umuyorum bir gün olacaktır da.


Faydalı linkler:

  1.  http://www.historyofmuseums.com/
  2. Dr. Elizabeth Rodini – Brief History of the Art Museum (https://www.khanacademy.org/humanities/approaches-to-art-history/tools-for-understanding-museums/museums-in-history/a/a-brief-history-of-the-art-museum-edit)
  3. Doç. Dr. Kadriye Tezcan Akmehmet – Aynen Öyle: Yaşayan Müze (http://mmkd.org.tr/aynen-oyle-yasayan-muze/)
  4. (*) Simon Tait – Can Museum be potent force in social and urban regeneration? https://www.jrf.org.uk/report/can-museums-be-potent-force-social-and-urban-regeneration

İlk yorum yapan siz olun

    Bir Cevap Yazın