İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

NEREYE AİTİM?

Çok sevdiğim birinin yakınını ziyarete gittim bugün. Daha birkaç gün önce yatağının kenarına oturmuş, ellerini tutmuş, uzun uzadıya kendisiyle konuşmuştum. Oysa bugün ısrarla baktım, bekledim; aynı bedende en ufak bir hayat emaresi bile yoktu. Beyin ölümünün gerçekleştiğini söylediler. Aslında durumunun kötüye gittiğini bilmeme rağmen inanmak istemedim. Bir şeyin mantıksal açıdan tutarlı olması inanmaya yeter miydi?

Böylelikle bir kez daha “hayat kısa” klişesi tuttu omuzlarımdan, sarstı bir güzel. Hastaneden çıktım, yürüdüğüm yol boyunca düşündüm. Gariptir, kendi ölümüm değildi düşündüğüm. Bir bir sevdiğim insanlar geçti gözümün önünden. Ne kırgınlık kaldı yüreğimde, ne kızgınlık. Hepsine derinden bir hasret duydum.

Ölüm hatırlatıyor, yüzümüze yüzümüze vuruyor görmeye vakit bulamadığımız (!) bazı gerçekleri. Doğrusu anlıyorum bu durumu. Hepimizde bir hayat gailesi almış başını gidiyor. Tam da burada şair, hepimizin hesabına söylüyor: “Yaşımdan yorgun, yaşımdan telaşlıyım bugünlerde!” Bitmek bilmeyen… Bitmek bilmeyen sorular, telaşlar, kaygılar, kavgalar… Ömrümüzü tüketiyor. Fakat tüm bunlara vakit harcayacak kadar uzun bir ömrümüzün olduğunu kim söyledi bize? Kim?

Yine de bu noktada derin bir “Oh!” çekiyorum, zihnimi kemiren bir sorudan feraha erdiğimi hatırlayarak. Lafı daha fazla uzatmadan buraya yazıya eşlik edecek nefis bir parça bırakıyor, hepimizin hayatına bir şekilde girmiş ya da girecek olan bu soruyla sizi başbaşa bırakıyorum.

Eleni Karaindrou-Eternity and a Day:

 

Ciğerlere dolan o ilk yakıcı havayla başlar her yolculuk. Ansızın bir vaveyla yükselir. Haksız değildir bebek bu haykırışında, dünya acı bir yerdir. Çok geçmeden yanan ciğerlerinin sızısına alışır, yumuk yumuk gözlerini açar. Dokuz aylık karanlıktan sonra sanki dünyanın en ağır kepenklerini kaldırmıştır. Meraklı bakışlarla nerede olduğunu sorar, tanımaya, anlamaya çalışır. Çünkü insan bir kez penceresini açtı mı dünyaya, bebek bile olsa tek çaresi vardır; anlamlandırmak. İnsanları, olayları, dünyayı, belki de en önemlisi kendi varlığını… Böylece bitmek bilmeyen bir sorgu başlar.

Sorular yumağıdır insan ve durmaksızın sorgular, bilirim. Beşikten mezara dek iplik iplik sarar hayatını. Yıllar geçer, ömür kuru bir yaprak gibi kopuverir de candan; yine tükenmez insanın soruları. Kimi zaman sormadan bulur yanıtları, anlamaz. Kimi zaman da arar ha arar, bir türlü bulamaz. Bazısı erken yorulur, günlerini soruların kıskacında geçirmeye sabrı yoktur. Buna mukabil bir ömrü bir soruya feda edebilecek kadar gözü kara olanlar da vardır. Hangi gruba dâhil olursak olalım bunlarla baş etmeyi bir şekilde öğreniriz. Fakat bence bir soru vardır ki diğerlerinden daha belalıdır. Bırakmaz kolay kolay, durmaksızın yolumuza çıkar: “Nereye aitim? Bu hayatta yerim neresi?”

Zannetmem ki gök kubbenin altında bu sorunun ağına takılmayan tek bir bahtiyar bulunsun. Bilirim ki bu; yalnız beni değil, her yaştan, her renkten, her coğrafyadan insanı içine çeken bir girdaptır. Çünkü cevabı köklerimize değin uzanır, bizi besler, büyütür; kimliğimiz olur. Kaderimizi ilmek ilmek örer; ufuk çizgimiz, dünyaya bakışımız olur. Geleceğimiz olur. Hem yalnız bizim mi, bize uğrayan her şeyin ve herkesin geleceği olur. İşte bu yüzden defalarca cevaplamış olsak da her seferinde yeniden sorarız, “Nereye aitim?”

Ben bu soruyu erken sordum biraz. Çekingen ve tutuktum, içime kapanık bir çocuktum. Tıpkı her çocuk gibi ben de hayatı anne ve babamın terazisinde tartıyor, payıma düşeni canla başla talim ediyordum. Yine de olmuyor, ne yapsam kâfi gelmiyordu. Sanki sürekli ters giden bir şey vardı fakat bu, yaptıklarımdan ziyade bizzat varlığımla ilgiliydi. Benim sorular yumağıyla tanışmam da bu döneme rastladı. İçimdeki kaybolmuşluğa daha fazla dayanamadım. Gözyaşları içinde ipin ucunu tuttum, “Acaba ben üvey evlat mıyım?”

Çocuk kalbinin, bulunduğu yere ait olup olmadığını sorgulama cüretiymiş bu, yıllar sonra anladım. İşin komik tarafı uzunca bir süre bu şüpheyi içimde taşıdım, yine de kimseye soramadım. Meğer mutsuz bir aileye doğan çocuklar erken düşünmeye başlarmış. Ufacıktım, boyumdan büyük düşündüm. Evime ve aileme ait hissedebilmek için çok çabaladım, başaramadım. Yıllar geçti, küçük evimdeki küçük hayatımın çeperleri eridi. Sayısız kapıdan geçtim, pek çok insan tanıdım. Azıcık sıcaklık hissetmeye görsün şu kuş yüreğim, her seferinde yerimi bulduğuma inandım. Hayal kırıklığına uğradım, hatta deyim yerindeyse çakıldım. Yas tuttum bir süre, her şeyden ve herkesten uzaklaştım. İçimdeki acı dinmeye başladıkça tekrar kalabalığa karıştım. İnsanı en çok kendisi yorarmış, yoruldukça anladım.

Cevabımı bulamadım diye kesmedim ümidimi. Kördüğüm bile çözüleceği günü bekler, bekledim. Sakinleşmeyi öğretti bana bu bekleyiş, yanımı yöremi görmeyi öğrendim. Sabırmış beklemenin en büyük ilâcı, sabır kaleleri çıktı yoluma, oralarda geceledim. Zaman geçti ve ben öğrendim. Suçlu değilmiş bana sevgisini göstermeyen ailem, bir türlü beni anlamayan arkadaşlarım, benden bir baltaya sap olmayacağını düşünen hocalarım, gereğinden fazla kırılgan olmakla itham eden tanıdıklarım. Suçlu değilmiş bana inanmayan dünya. Devayı yanlış yerlerde arayan benmişim inatla. Aslında tanıştığım günden beri beni bırakmayan kıymetlilerim varmış; her ihtiyaç duyduğumda yanımda olan, yargılamadan beni dinleyen, en zor koşulda bile bana inanmaya devam eden, beni herkesten daha fazla tanıyan… Yıllar yılı aradığım dostlar yanı başımdaymış; aziz kalemim ve bir parça kâğıdım. Nihayet anladım, benim de ait olduğum bir yer varmış, satırlarım!

Öyle bir aidiyet ki bu, ne yasak dinledi ne tehdit. Daha dün gibi hatırlarım, ilkokuldaydım. Her çocuk gibi benim de bir defterim vardı, içine sevdiğim şarkı sözlerini yazdığım. Arasına sevdiğim çiçeklerden koyar, kurutur; arkasına da ailemden gizlice günlük tutardım. Çocuk kalbime dokunan ne varsa anlatırdım; annem bağırmış, babam vurmuş, arkadaşım şöyle demiş, şu çocuk bana bakmış… Yaşıtlarımın sahip olabileceği çocukça düşünceler ve belki biraz da hassas bir yüreğe sahiptim. Yazdıklarımdan da olsa olsa bunlar sızardı.

Bir gün okuldan döndüğümde annemin elindeydi defterim. Kaşları çatılmış, kalbime batacak dikenli sözleri dudaklarında pusuya yatmıştı. Yanılmamıştım, günlüğümde yazanları baştan sona okumuştu. Bir insan hisleri yüzünden suçlanır mı? Hele de bir çocuk? Anlatamadım, inandıramadım. Annem bir güzel yırttı, paramparça etti günlüğümü, sobaya attı. Bununla yetinmedi, orada yazanları babam da bilmeliydi.

Bu olaydan sonra günlük yazmayı bıraktım. Daha doğrusu bıraktırdılar fakat aslında sürekli aklımdaydı. Türkçe dersi için yaptığım kompozisyon ödevleri bile yazma ihtiyacımı bir nebze olsun karşılayamıyordu. Çok geçmeden bu hale bir çözüm yolu buldum. Evdeysem annemle babam yokken, okuldaysam teneffüsteyken bir kâğıda içimden geldiği gibi yazıyor, son cümlenin noktasını koyar koymaz kâğıdı paramparça ediyordum. Hatta bazen birilerinin parçaları bulma ihtimaline karşın yazdıklarımı iyice karalayıp yırtıyordum. Çöpü de ertesi gün okulda atmak üzere bazen çantama, bazen montumun cebine saklıyordum. Öyle uzun sürdü ki bu durum, tekrar cesaretimi toplayıp günlük tutmaya başladığımda lise üçüncü sınıftaydım.

Defterime ilk dokunuşumdan bu yana tam dört buçuk yıl oldu. İlk sayfasına yazdığım “İyi de olsa katlanılamayacak kadar berbat da olsa yazdıklarımın arkasında duracağım.” ifademin insanı olmaya çalıştım bunca zaman, bunun için çırpındım. Destekçim olacak birileri var mı diye düşünme lüksüm yoktu, yaptıklarımın arkasında dimdik durmalıydım. Birileri teselli etsin diye bekleyemezdim, kendi yaramı kendim sarmayı öğrenmeliydim. Bütün bunlara satırlarımla ulaştım. Çünkü aslında ben, yazdıkça kendimle barıştım.

Anahtarı içime gömülü bir dünyanın kilitli kapılarını bir bir açmaya benzetiyorum yazmayı. Yazıyorum, her kapının ardında bir ben daha buluyorum. Böylece kendimi daha iyi anlıyorum, bu yüzden yaralarımı öpüyorum. Kimsenin sevmediği taraflarımı daha çok seviyorum. Herkesin yerden yere vurduğu şu kırılganlığımı kadife örtüler arasına sarıyor, insanların hoyratlığından koruyorum. Sözün kısası ben, yazdıkça yaşıyorum; yaşadıkça yazıyorum. Kalemim elimden alınınca iliklerime kadar üşüyorum.

Şimdi bana sorsalar, deseler ki “Nereye aitsin?”, bir lahza düşünmem cevaplarım: Her yere! Çünkü ben artık bir eve, bir sınıfa, bir topluluğa, bir şehre ya da herhangi bir çevreye değil, önce satırlarıma aitim. Gözyaşlarımın tadını da, sevinçlerimin kaynağını da en iyi onlar bilir.

Çıkarım yola; sırtımda çantam, çantamda kalemim ve defterim, hissedebilen ve hissettikçe kalemimi dolduran yüreğim… Bunlar bana arkadaş oldukça adımımı attığım her yere aitim.

3 Yorum

  1. Ahmet Gençer Ahmet Gençer 31 Mart 2018


    Seni dağladılar, değil mi kalbim,
    Her yanın, içi su dolu kabarcık.
    Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
    Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.

    Sensin gökten gelen oklara hedef;
    Oyası ateşle işlenen gergef.
    Çekme üç beş günlük dünyaya esef!
    Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık!

    Umarım bu yazının geldiği deryadan ileride yine birkaç yudum tatma şerefi buluruz kaleminize sağlık…

    • Merve Arslan Merve Arslan Yazar | 2 Nisan 2018

      Güzel yorumlarınız için teşekkür ediyorum. Sözün şiir olanına en güzel mukabele yine şiir ile olur diye düşündüğümden birkaç mısra da ben bırakmak istiyorum:

      “Benim kalbim bir ıslahevidir doktor.
      Yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde
      Benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir kuştur
      Uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde
      Kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor
      Tıkanır,ölür metropollerde.”

      Kalplerimizin tüm bunlara dayanabilmesi dileklerimle..

      • Betül Betül 2 Nisan 2018

        Harika kendi çocukluğumdaki yaşadığım anılar canlandı gözüm de kalemine yüreğine saglık

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: