İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Pencerem Kuşları Çekiyor

 

“İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya.

Başlar her gün biraz daha insan olmaya.

Ve ölürken usul usul ne tuhaf;

Aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya.”

Dört dizeye sığan şu kısacık ömürlerimiz kadar bana hüzünlü gelen başka bir şey yoktur dünyada. Kafamızı duvarlara çarpa çarpa, düşe kalka sürdürdüğümüz, çoğumuzun maalesef yolun sonuna geldiğinde dahi ne uğruna yaşadığını bilmediği hayatlarımız… İnsanın ömrünün kıymetini bilmesi, hayatını anlamlandırabilmesi için sonuna mı gelmesi lazım illa? Ölmeden yaşamak mümkün değil mi? Ölmeden yaşamak… Bu fikir çok düşündürür beni ve ancak hayatın damarlarına karışmak, en az mutluluklar kadar acıları da yaşama cesaretine sahip olmak, hayata ve insanlara -ki en başta kendine- karşı samimi olmakla mümkün olacağına inanırım. Bu yüzden acı, tatlı ne geçmişse başımdan minnettarım. Her şeye ve herkese… En çok da penceremdeki kuşlara…

Yazımıza İzlandalı müzisyen Ólafur Arnalds eşlik etsin:

Pencerem kuşları çekiyor. Ne zaman bir avuç ekmek kırıntısı koysam çok geçmeden doluşuyor güvercinler, tam da şimdi olduğu gibi. Bir parça daha fazla yiyebilmek için birbirleriyle yarışıyorlar. İçlerinden biri epey kavgacı, durmadan diğerlerine sataşıyor; bana Fatih’in kendisiyle kavgasını hatırlattığından “Fatih” adını verdim ona. Henüz Fatih’e söylemedim ama. Güvercin sesleri doluyor odama. Karınları doyduğu için duydukları şükranın bir ifadesi olabilir bu, belki de daha çok yemeliyim telaşıdır yalnızca. Gerçi bazı zamanlar yatağımın yanındaki pencerenin önüne konup sesleriyle beni uyandırdıkları da oluyor. Oraya hiç ekmek koymadım hâlbuki. Bunu yaptıkları zaman karga olmadıklarına şükrediyorum. Kargalar da eksik olmaz ya buradan, son seferde kovduğumdan beri gelmeye cesaret edemiyorlar. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu canım? Güvercinler kuş da kargalar başka bir cins mi?” dediğini işitir gibiyim. Yahu, ben de onları karga diye kovmadım ki zaten! Onlar başka çıkar yol bırakmadılar bana. Tünemişler penceremin önündeki ağaca, üstelik sınav arifesinde; gak da gak, gak da gak! İtilmiş’le Kakılmış gibiler. Atışıyorlar mı, yoksa birbirlerine kur mu yapıyorlar; anlamadım gitti. Hem bir başladı mı susmak da bilmiyorlar. Bu konuda benimle bile kapışabilirler. Fakat ne yalan söyleyeyim, hiç şansları yok.

Pencerem kuşları çekiyor. Kim bilir, belki de kuş yüreğim yalnız onların gölgesinde soluklanıyor. Onlar attığım birkaç parça ekmek kırıntısına muhtaç mı, hiç sanmıyorum. Oysa ben nasıl da muhtacım birilerinin kuş yüreğimi anlamasına! Neyse ki bu cümleyi hep içimden söylüyorum. Beni tanıdığını sanan biri duyacak olsa iştahla karşı çıkar sözcüklerime, biliyorum.  Bir an bile düşünmez, eminim; bir an bile düşünmez, ben gerçekte kimim?

Yüreğimin kuş kadar dahi dile gelemediği zamanlar oldu. Çocuktum. Kar gibiydi yüreğim. Hani sessiz sessiz yağar ya kar, lapa lapa. Yumuşacıktır, kıyamazsın ellerinin arasına almaya. Önün, arkan, sağın, solun bembeyaz. Sanki bir nur inmiştir etrafa. Uzanmak istersin karların üstüne, seni sarıp sarmalasın istersin bu beyaz gelinlik. Sarsın ve hiç bırakmasın. Sonra yerler tutacak mı diye beklersin merakla. Beklersin de insanların üstüne hoyratça basıp yürüdüğünü görünce hevesin kırılır. Bir hiçtir o. Sessizdir ya, bağıra çağıra toplamaz ya başına kimseyi, yok hükmündedir. Belki tam da bu yüzden görünmez oldu benim de yüreğim. Şair bile demedi mi? “Yalnızlığın buzdan çetelesinde/ Kimseler umursamadı karı.” Umursanmadım. İçin için ağladım nice zaman, ağladıkça oydum kendimi. Söyleyemediğim ne varsa o oyukta biriktirdim. Fark ettim çaresizliğimi, kabullendim. Yetmedi, söküldü uykularım, delik deşik oldu. Yıllarca bir de onları yamadım. Kimsecikler duymadı, duyuramadım. “Birikti bir çamaşır ipine bile./ Saçaklardan sarktı,/ Attı kendini gürültüyle yere,/ Kimse sahip çıkmadı;/ Yığıldı kaldı duvar diplerine./ Yalnız kuş ayakları/ Bastılar incelikle göğsüne.” Keşke benim yüreğimin kaderi de yalnız kuş ayakları olsaydı; insanların ökçelerinden nasiplenmek yerine. Çiğnendim. Çiğnendikçe öğrendim, eğer uçmayı beceremezsem sürgün veremeden kırılırdı filizlerim.

Pencerem kuşları çekiyor. Biliyor musun, bu kuşlarla dostluğumuzun nasıl başladığını sana anlatmayı ne çok isterdim! Biliyor musun, seni her gördüğümde kuş yüreğimin nasıl çırpındığını hissetmeni ne çok isterdim! Biliyor musun, gönlümün göçebe kuşlar gibi uçup beni senden azat etmesini ne çok isterdim! Oysa biliyorum, hayat, benim arzularıma göre şekillenmekten çok uzak. Ben koskoca bir kasırganın savurduğu bir karıncadan fazlası değilim. Değilim ya, karınca olmak da güçsüzlük değildir benim durumumda. “Bir acıyı yaşarım ve zehrinden/ çiçekler üretirim kömür karası”  Yaşarım fakat tutunmam ben acılarıma, zamanı gelince bırakırım. Ağır ağır soyunurum beni dibe çeken ne varsa. Kendini beğenmiş olmakla beni yargılama ama güçlüyüm bana kalırsa. Çünkü cesaretim var, her türlü duygunun kanıma karışmasına. O duyguların beni yakıp küllerimden yeniden doğurmasına. Hem sancılı olacak elbet doğum dediğin. Cesaretim var benim, canımdan can kopmasına. Her acının sonunda biraz daha kendimi bulacağım nasılsa!

Pencerem, diyorum. Pencerem kuşları çekiyor. Ben yine durmuşum, onları dinliyorum. Umurumda değil dışımdaki dünya. Her gün içimde şiirler büyütüyorum. Çiçeklerimi suluyorum aşkla. Güvercinlere ekmek ufalıyorum. Tanımadığım insanlara gülümsüyorum, selam veriyorum. Yolda yürürken ağaçlara, çalılara dokunuyorum. Şarkılar söylüyorum hiç usanmadan. Her bakışımda gökyüzünü dolduruyorum göğsüme. Yağmurlarda ıslanıyorum. Hem fark ettim de sağanak yağmur bile yeterince ıslatamıyormuş içi yanan insanı. Olsun. Her yeni gün, yeni bir umuda doğuyorum. Çokça ağladığım da oluyor ama çelişmez ki bu umutla! Bilâkis gözyaşlarım yıkıyor belki de gönlümü, bir nebze de olsa kirlerimden temizleniyorum. Aciz bir insanım zira kolayca kirleniyorum. Çocuk oluyorum yerli yersiz. Yirmili yaşıma bakmadan misket oynuyorum ufaklıklarla. Kırıp geçiriyorum onları, onlardan daha çocukça davranışlarımla. Az şey mi çocukla çocuk olmak? Göz açıp kapayıncaya dek yitip giderken ömürler, ne gerek var hayatı çatık kaşlarla uğurlamaya? Bir de aşka düştüğüm zamanlar var ki evlere şenlik! Hâlâ yaşıyor olsaydı, muhakkak beni şiirine misafir ederdi Zarifoğlu ve derdi ki “Ve ne zaman yolu aşka çıksa/ Hakkını verir düşmenin” Biteviye kavgalar ve ateşkesler, kavgalar ve ateşkesler, kavgalar ve ateşkesler… Öyle ya, kolay mesele mi sineyi bir yabancıya açmak? Olsun. Hayatı altın varaklı tabakla getirecek değiller ya huzurumuza. İnsanların gözünün içine bakarım, bu da benim için mühimdir oldukça. Bana kalırsa gözlerin içine bakmak yüreğe dokunmak gibidir. Yara almak korkutuyorsa da tam da bu noktada, yara almak lazım, diyorum ısrarla. Hem çiçekli bahçelerde büyümedim ki ben! Böyle bile olsa nasiplenirdim elbet dikenlerden. Olsun. Ben sevince güzel olur yaralarım. İster dikenden gelsin, ister kılıçtan. Ne fark eder ki?

Şimdi yirmi bir yıllık tazecik hayatıma bakıyorum ve diyorum ki; ben bu hayatı her şeyiyle yaşamalıyım ve her şeyimle, korkularıma “rağmen” ve korkusuzca. Umuyorum ki penceremden eksik olmasın kuşlar ve hayat yaşatmasın o dizeyi bana, Gülten Akın’a yazdırdığı gibi; “Pencerem kuşları çekmiyor.”

İlk yorum yapan siz olun

    Bir Cevap Yazın