İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Schrödinger’in Bildirim Işığı

Erwin Josef’in telefonuna gelen mesaj, Cafe Goldegg’deki alışılmadık sessizliği bir an için sonlandırmış oldu. Geniş alınlı, yuvarlak çerçeveli gözlüklü, zayıf bir adam olan Erwin, her zamanki gibi papyonunu eksik etmemişti. Fransız mimarisi esintileri taşıyan kafenin gediklisi olduğundan, daha kapıdan adımını attığında garsonlar bilardo masalarının bulunduğu taraftaki köşe masaya servisi hazırlamaya koyulmuştu. Verena, ne arzu ettiğini sormak yerine her zamanki küçük şakalaşmalarını yapmayı tercih etmişti, ardından “Apfelstudel ve Brauner” diyerek gülümsemiş ve Erwin’i yalnız bırakmıştı.

Telefonunun minik bildirim ışığı yanıp sönüyor, Erwin ise mesaja bakmadığı gibi tatlısına da dokunmayıp parmaklarını cam masaya düzensiz bir biçimde vuruyordu. Kendisine sonradan katılan yazar arkadaşı ise onu uzunca süzdükten sonra dostunun tavırlarını anlamsız bulmuş olacak ki yüz ekşitti. “Mesaja bakıversene işte…” dedi yazar. Erwin ise, “Ama kimden geldiğini bilmiyorum, ya Ingrid’den değilse” dedi. Hemen öğrenebilirdi bunu, neden mesele yapıyordu.

“Şimdi, ben öğrenene kadar, bu mesajı atan Ingrid de olabilir bir başkası da. Ancak eğer öğrenirsem ve Ingrid değilse bu tam bir hayal kırklığı olacak.”

Yazar, keyifle sitem etti, “Kediler bitti, şimdi sıra telefonlarda mı?” Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra devam etti, “Gören de seni hayatının aşkının peşinde bir adam sanacak. Viyana’nın tüm caddeleri senin çapkınlıklarını konuşuyor.” Alaycılık Stefan’ın huyu değildi, bu farklılığı sezdi Erwin. Ancak o sıra bencilce bir hüznü yaşamayı tercih etti.

Stefan, kadim dostunun gözlerindeki ışığın kaybolduğunu görünce vaziyeti toparlamak istedi, “Sabırsızlık, korkudur. Sen cesur bir adamsın Erwin”

Telefonu ceketinin cebine koydu Erwin. Ingrid ismindeki kadının bu yaşlı adamı seveceği ihtimali devam edecekti böylece.

“Ben karımla birlikte buralardan gidiyorum” dedi yazar. “Avrupa’dan umudumu kestim, hiç kimsenin önceki asırdan ders çıkardığı yok. Bence sen de kendine bir yol çantası hazırla.”

“İşin aslı kuzeydeki ada ülkesinden davet geldi yakın zamanda. Ama ben senin kadar karamsar değilim. Enstitü’nün yeni yönetimi teminat verdi. Ne bileyim, burada bir rutinim var benim.” Erwin Josef, bunları söylerken sık sık gözlüğünü ve kıyafetini düzeltme gereği duydu. Kıyafetini bıraktığında ise ceket cebini yokluyordu. “Rutinim var burada, bir yere gitmeyi düşünmüyorum. Hem yaşlı bir adamla kimsenin uğraşacağını da sanmam.”

Stefan, arkadaşının söylediklerini üzülerek dinledi. “Her şey bu kadar açık. Gerçekleri nasıl göremiyor?” diye içinden hayıflandı. Ancak yüzünde sadece işittiklerini anladığına dair küçük bir onaylama belirdi. Ertesi gün yeniden konuşacaklarmış gibi vedalaştılar.

Yazar, dışarı çıkmak üzereyken eskilerden beri tanıdığı arkadaşına uzaktan baktı, onun hiç değişmediğini düşündü. Küçük heyecanların sihrine kapılmış Erwin cep telefonun ekranına kilitlenmiş vaziyette sırıtıyordu.

İkisi de doğdukları topraklardan çok uzakta ölecekti. Stefan, adını aldığı büyük yazarın söylemiş olduğu bir ifadeyi yurdundan uzak geçirdiği yıllarda derinden hissedecekti: “Bütün yalnızlar gibi özgür, bütün özgürler gibi yalnız!”

 

 

 

 

 

İlk yorum yapan siz olun

    Bir Cevap Yazın