İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sevip Sevip Ayrılması

Sevgili dostum, kardeşim Eray,

Yıllar önce bu teknoloji devrinde mektuplaşmaya sözleşmiştik de üşengeçliğimden sana borçlanmıştım, sonra da utancımdan konuyu da açamamıştım bir daha. O borcu ödemeye yetmeyecek bu satırlar, ancak dertleşmeye her zamankinden fazla ihtiyacım var.

Nasılsın… Yüz yüze görüşmeyeli epey oldu, artık pek telefon da kullanmıyorum. Geçen zamanda neler yaptın? Matbaadaki işinde devam ediyor musun?

Kendi halimi anlatayım sana. Kırtasiyede çalışmaya başladım geçen aylarda. Tam bana göre iş değil mi? Daha önce yapacağım onca iş düşünmüştüm de, bu hiç aklıma gelmemişti. Esas hayalimi biliyorsun ya, gazeteci olacaktım ben. Ne zaman vazgeçtiğimden emin değilim bu hayalden, ama geldiğim noktanın vazgeçtiklerimle ne denli ilgisi var bilmiyorum.

Bizim cadde üzerinde, bir iş hanının içinde daracık uzunca bir dükkân. Sahibinin yaşı epey geçkin, önceleri hatır üzere yanında birilerinin hayta oğullarını çalıştırmış. Hele sonuncusu en fenasıymış, beş dakika yerinde durmazmış, müşterileri de tersliyormuş. Sonunda babası belediyede torpille bir yere sokmuş da, bizim patron rahat nefes almış. Öyle milleti kıramayacak, sözünü yutacak birine pek benzetemedim ama Levent ağabey, yıllardır yaka silkmiş anlaşılan bu işten. Artık başka biri oğlunu kakalamadan birini bulayım diyerek midir fazla zor olmadı beni işe alması. Sonradan tanıdım, unutkan, dalgın, biraz da aksarmış bizim kırtasiyeci, bu seferki dalgınlığı iyi denk gelmiş bana.

Sakin, uyumlu mizacım olduğunu sandığımdan bu işi rahat kıvırırım diye düşünmüştüm. Ama ne yalan söyleyeyim, zaman zaman çileden çıkmamak için epey çaba sarf etmek gerekiyor. Bir sürü şeyi sorup en sonunda almayan müşteriye alıştım diyebilirim, esas türlü türlü ucuz gerginliklere şahit olmak beni rahatsız ediyor. Dükkan ayak altı bir yer olduğu için her gün bir kavgaya denk geliyorum neredeyse. Neyse, işim olsun da…

Dert dedim ya, sana hangi birini anlatayım. Diğer sıkıntılarımı, kabuslarımı unutturan o biricik olanını söyleyeyim en iyisi. Yoksa içimi kemirmesi beni tüketecek. Belki de diğer bütün meselelerin ağırlığı bir kara sevda olarak somutlaşıyor, tek ve üstesinden gelemeyeceğim bir şeyle değiştiriyor zihnim onları. Ya da gönlün derdi, diğer şeyleri unutturmak için bir kaçış yolu. Ondan mı demiş yoksa Şah, “Bir derdim var, bin dermana değişmem” Diğer ihtimalse,  sırasıymış gibi, sahiden “bir gözleri ahuya zebun etti felek.”

İsmi Feraye, ne hoş. Demek ki ailesi türkü seviyor. Bizim hanın üst katındaki hukuk bürosunda çalışıyor. İlk avluda görmüştüm onu, biriyle hararetle tartışıyordu. Güzelliğini baştan fark etmiştim, ama ne yalan söyleyeyim onunla aramda sınıfsal bir uçurum olduğunu düşünmüştüm. Üç gün sonra tanıştık. Bu cesaretsizlikle nasıl oldu da tanıştım, şaşırmışsındır. Kendi iş yerinin fotokopi makinesi bozulmuş tam da dün. Bir dolu kağıtla, bir de yazıcı için dijital dosyalarla geldi. Uzun sürecek gibiydi. Bir süre verip, şu zaman hazır olur diyebilirdim, ama “Buyurun, hazır olana kadar oturun isterseniz” diyerek eski ve epeyce yıpranmış koltuğu gösterdim. Telaşla önündeki sehpanın dağınıklığını kaldırdım. Bulunsun diyerek zamanında aldığım meşrubatlardan ne istediğini sormadan birkaçını yığdım önüne. Çay ocağından kahve söylemek aklıma gelmedi bir türlü. Teşekkür etti, bir kitap çıkardı sonra, okumaya başladı. Onun işlerini hallederken okuduğu kitap hakkında bilmiş bir yorum yaptım, hemen sonra utancımdan geri adım atmak için hatasını fark eden bir çocuk gibi mahcup gülümsedim. Heyecandan dilimi kontrol edememiştim. Başını kaldırdı hafifçe, bir şey söylemeden tebessüm etti, öyle sevecen, öyle temiz…

Yüzlerce sayfayı güzelce tasnifleyip, istediği diğer malzemeleri de paketledim. İstanbul Türkçesi ve esnaf dilinden farklı olan konuşmam dikkatini çekmiş olmalı ki burada “yeni mi başladığımı” sordu. Bir iki cümle konuşma fırsatı doğdu yeniden. En son koca tomarı taşıyayım, yardım edeyim dedim. Hiç gerek olmadığını, kendisini rahatlıkla taşıyacağını üstelememe fırsat vermeyen bir nezaketle belirtti.  Evet, birbirimize karşı çok kibardık, bu kibarlık güvenin kolay kazanılır bir şey olmadığını söylüyordu. Ve bir şey daha fark etmiştim, az önceki tebessümü hak eden ben değildim, onun bonkörlüğünün eseriydi o güzel saniyeler.

Haftada bir mutlaka işi düşüyordu pasajın girişindeki boğucu kırtasiyemize. Sevimsiz dosya işlerinin bu kadar çok olmasına öyle mutluyum ki, laf aramızda.

Bir gün sabah tenhalığında caddede yürürken karşılaştım Feraye ile. Ellerinde kıyafet mağazalarının çantaları vardı. Feraye, zaten her zaman şık olmayı çok iyi biliyor. Kendi dağınıklığımı düşünüp bir kez daha iç geçirdim o gün. Çantaların birkaçını alıp yükünü hafifleteyim dedim. Bu sefer karşı çıkmadı, ağdalı kibarlık gösterisinde bile bulunmadık. Başından savmak değilse bu, artık bana güvendiği anlamına geliyordu. Ne talihsizlik, onun az dahi olsa kazandığım güvenini geri kaybetmeyi göze alamayacağımdan, artık ona olan hislerimi açamayacağım.

Peki sana bunları nasıl oluyor da anlatıyorum, ketum derdin bana. Korkarım ki, aramıza giren bu mesafe, bağlarımızı zedeliyor, böyle olunca da içimi sana dökmekten çekinmiyorum. Bu da ayrı tuhaf bir durum, biz ne garip canlılarız böyle. Her şeyi karmakarışık ediyoruz, her yerde bir tezat çıkarıyoruz.

Pasajın iç tarafında avluda epey dükkan var, çoğu kendi ürünlerini satan zanaatçı.  Bir de büfe var, tost ve çayı benim öğle yemeğim oluyor ara sıra. Feraye’yi de nadiren görüyorum burada. Bir seferinde yalnız başıma otururken yanıma geldi. İçimdeki coşkunluğun aksine, oldukça sakin karşılamaya çalıştım bu durumu. Elbette en basit konuları konuşurken sürekli gülüyor olmamdan anlamıştır hislerimin kırıntısını. Tostun lezzetinden, baharın neşesinden, yok baharın insana bir yorgunluk vermesinden,  evet, çiçeklerin renklerinden, hayır, bahar allerjisinden konuştuk.

İki nefeslik boşluk oluşunca, “Feraye’dir Kızın Adı” türküsünü sordum. Dinlerdi elbet, peki hikayesini biliyor muydu? Anlatmaya başladım, Menteşe Beyinin oğlu İlyas’ın, ava çıktığını, orada güzeller güzeli ile karşılaştığını söyledim. “İn misin, cin misin, ne arıyorsun bu dağ başında?” “Ne inim, ne cinim, sen gibi insanım. Kuzularımı, oğlaklarımı güderim.” Hayvanları gütme kısmını duyunca bir tebessüm etti Feraye, sonra belli belirsiz çatıldı kaşları. Lafı nereye getireceğimi anladı da devam etmemi istemiyor diye düşündüm. Ama kesemedim bir türlü anlatmayı, birbirlerine evlenmeye söz verdiklerini, İlyas’ın Milas’a dönüp büyüklerini durumu anlattığını, Beyin yörük kızı Ferayi’yi istediğini söyledim:”Bahçenizdeki gülü dermeye geldik, sizinle kardeşlik kurmaya geldik… Oğlum bir beğenmiş Ferayi’yi, ben iki beğendim.” “Civan oğlun İlyas’a kız vermek, obamıza şan verir.”

Biliyorsun ya türküyü, Ferayi’nin ağabeyi duymuş bunu, “Demek bunlar yavuklanmadan görüşmüşler. Ben buna ar ederim. İlyas, kendine başka kısmet arasın.” Ağabey “nal demiş, mıh dememiş”. Bakmışlar başka çare yok, kaçalım istemişler İlyas ile Ferayi.  İlyas buluşma yerine gitmiş de, al kanlar içinde Ferayi’nin ölüsünü bulmuş. Meğer, Ferayi’nin ağabeyi durumu anlamış, Ferayi’yi takip etmiş, bıçağını çekmiş, kıymış bacısına, sonra da kendini atmış kanyonun derinliklerine.

Bu kez daha uzun boşluk oldu. Feraye gitti sonra, bir şey demedi.

Sonra kalktım, işimin başına döndüm. Levent ağabey seslendi, unutmuş olacak “senin meslek neydi” dedi, gururla söylemem gerekirken “Öğretmenim” dedim sıkılarak. Merak ettim, “kendi mesleğini yapabilen kaç kişi var?

Benim halim böyle. Sen ne söylüyorsun meslek bahsi geçince? Mutlaka bana anlatacakların vardır, cevap yaz, aramak yerine. Kendine iyi bak!

 

İlk yorum yapan siz olun

    Bir Cevap Yazın